Adalet, yalnızca kalın kanun kitaplarının arasına sıkıştırılmış, soğuk mahkeme salonlarında aranan ve sadece gücü yetenin ulaşabildiği lüks bir hizmet değildir. Adalet; nefes almak gibi, su gibi, ekmek gibi hayati ve toplumsal bir ihtiyaçtır. Bizim adalet anlayışımız; tarladaki çiftçinin emeğinde, fabrikadaki işçinin alın terinde, sokaktaki kadının güvenliğinde ve okul sıralarındaki çocuğun fırsat eşitliğinde başlar. Hukukun üstünlüğünün yerini üstünlerin hukukunun aldığı, terazinin sadece güçlüyü ve zengini tarttığı bir düzen, kökünden çürümeye mahkûmdur. Ben kalemimi, adaleti sadece bir zümrenin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp, toplumun her hücresine nüfuz etmesi gereken devredilemez bir hak olarak savunmak için kullanıyorum.
Bugün “eşitlik” kavramı, ne yazık ki kağıt üzerinde kalan bir vitrin süsüne dönüştürülmüştür. Oysa gerçek eşitlik, kanun önünde aynı haklara sahip olmanın çok daha ötesindedir. Doğduğu evin, yaşadığı mahallenin veya ailesinin gelir durumunun, bir çocuğun tüm geleceğini ipotek altına aldığı bir sistemde eşitlikten söz edilemez. Bizim eşitlik mücadelemiz; sağlığın, nitelikli eğitimin, barınmanın ve güvenli bir yaşamın “satın alınabilir” ticari birer meta olmaktan çıkarılıp, her yurttaşın doğuştan gelen en doğal hakkı olarak tesis edilmesine dayanır. Hiçbir inancın, hiçbir kimliğin, hiçbir cinsiyetin bir diğerine üstün kılınmadığı; kayırmacılığın ve liyakatsizliğin yerle bir edildiği “tam ve eşit yurttaşlık” idealini savunuyoruz.
Bireyselliğin ve vahşi rekabetin yüceltildiği, her şeyin kâra ve ranta dönüştürüldüğü bu çağda, çözüm yüzümüzü yeniden topluma ve dayanışmaya dönmekten geçer. Özelleştirmelerle halkın elinden alınan kaynakların, sömürülen doğanın ve peşkeş çekilen emeğin hesabını sormak, ancak güçlü bir “kamucu” düzen vizyonuyla mümkündür. Kamucu düzen; devletin ve kurumların, bir avuç imtiyazlı azınlığın değil, kayıtsız şartsız halkın çıkarlarına hizmet etmesi demektir. Kamu kaynaklarının halk için kullanıldığı, sosyal devlet anlayışının sadaka kültürüne değil, hak temelli bir bölüşüme dayandığı yeni bir sistem inşa etmek zorundayız.
Haksızlıklar karşısında susanların, adaletsizliği normalleştirenlerin dünyasında, itiraz etmek ve doğruyu haykırmak tarihi bir sorumluluktur. Ancak biliyoruz ki, adalet ve eşitlik kimse tarafından bize altın tepside sunulmayacaktır. Bu haklar, ancak bilinçli, ne istediğini bilen ve yan yana durmaktan korkmayan çağdaş bir toplumun ortak mücadelesiyle kazanılabilir. Sadece haksızlıkları ifşa etmekle kalmıyor; aklın, bilimin ve aydınlanmanın ışığında, yepyeni ve adil bir geleceği hep birlikte kurmak için sivil bir inisiyatifin, toplumsal bir dayanışmanın tohumlarını atıyoruz.
Çünkü adalet bir lütuf değil, haktır. Ve o hakkı, omuz omuza vererek biz alacağız.

